Online Eğitim Hazırlama Tecrübeleri

Bu blog yazımda size online eğitim hazırlama tecrübelerimden bahsedeceğim. Yaklaşık 3.5 ay önce Udemy’de yayınlanmak üzere bir online eğitim hazırlama işine giriştim. Bu hafta itibari ile Spring Boot 2.0 ile Dinamik Web Uygulamaları isimli eğitimimiz Udemy platformundan yayına girmiş bulunuyor.

Nasıl bir ortam kurdum, eğitim içeriklerini nasıl hazırladım, kayıtları nasıl gerçekleştirdim, Udemy tarafındaki süreç nasıl yürüdü hepsini bu yazımda anlatmayı planlıyorum.

Uzun yıllardır Harezmi Bilişim Çözümleri bünyesinde Kurumsal Java Teknolojileri ile ilgili sınıf eğitimleri düzenliyoruz. Bu konuda önemli bir tecrübemiz olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bütün bu yıllar boyunca elimizde belirli bir olgunluğa ulaşmış eğitim materyalleri de mevcut. Bizde bütün bu klasik eğitim deneyiminden elde ettiğimiz çıktıyı, birde Udemy üzerinden online eğitimler şeklinde sunalım diyerek işe koyulduk. Burada eğitimlere online eğitim tabirini kullanıyorum, ama bu eğitimler sınıf eğitimleri gibi eğitmen ve katılımcıların senkron biçimde bir araya geldikleri şekilde olmuyor. Katılımcılar tamamen kendi zaman planlarına göre sistemden eğitim içeriğine erişip, bunların üzerinde çalışabiliyorlar. Aslında bu eğitimlere web platformundan sunulan asenkron eğitimler diyebiliriz, ama online eğitim demek de sanırım ana fikri anlatmak açısından yeterli, kısa ve öz gibi duruyor.

Doğal olarak online eğitimler, fiziksel ortamda, katılımcılarla yüz yüze gerçekleştirilen eğitimlerden daha farklı özelliklere sahip olmak durumundalar. Sınıf eğitimlerinde ortamda bir yazı tahtası kullanma imkanı sayesinde herhangi bir kompleks konuyu çok daha esnek ve farklı açılardan açıklama, izah etme imkanımız var. Online eğitimlerde ise bu araçlar daha çok slide’lar ve development ortamı ile sınırlı kalmış oluyor. Diğer bir farklı nokta ise katılımcılarla kurulan o andaki anlık etkileşime  ve ortam atmosferine göre anlatılan konularda değinilen noktaların derinliğinin dinamik olarak ayarlanabilmesi de mümkün. Online eğitimde ise eğitim kullanıcılara asenkron biçimde sunulduğu için eğitimdeki konu anlatımlarını ve derinliği sürekli olarak sabit bir düzeyde tutma durumu ortaya çıkıyor. Sınıf eğitiminde eğitmenin fiziksel aktivasyonu ve etkileşimini online ortamda mümkün olduğunca araçlar üzerinden sağlamaya çalışmak gerekiyor. Örneğin, bir kod parçacığındaki bölümleri detaylandırmak sınıf eğitiminde eğitmenin fiziksel anlatışı ile oldukça kolay gerçekleşmesine rağmen, online ortamda bu kod parçacığı ile ilgili bölümlemeleri, sözel anlatımları, görsel destekleri hazırlamak için etraflıca bir ön çalışma gerekiyor. Tabi bütün bu farklılıklarda sınıf eğitimlerinde kullanılan materyali olduğu gibi birebir online ortama taşıyarak sunmayı imkansız kılıyor.

Paylaşımıma online eğitimleri kaydetmek için nasıl bir ortam oluşturduğumuzu anlatarak devam etmek istiyorum.

Eğitim içeriğini kaydetmek ve daha sonrasında üzerinde değişiklikler yapabilmek için birkaç aracı ve programı temin etmek ve kurmak gerekti. Bunlardan birisi chroma key perdesi idi. Çektiğimiz eğitim videolarında eğitmenin görüntüsünün yer almasını istediğimiz vakit, video’da eğitmen görüntüsünün dışında arka planda istenmeyen, çekimi amatör göstrebilecek her türlü gereksiz detayın ortadan kalkması önemlidir. Her ne kadar çekim için arkanızı beyaz bir duvara verip, duvar ve eğitmen dışında bir görüntü olmasa bile, eğitmen ile duvar arasındaki derinlik ve gölgeler bile videonuzun amatörce görünmesine yetecektir. Chroma key perde sayesinde görüntü kaydetme programları kolaylıkla arka planı transparan yapabiliyorlar. Böylece video’da sadece eğitmenin görüntüsünden başka arka planla ilgili istenmeyen hiçbir detay da yer almamış oluyor.  Ayrıca transparan bu bölümlerin altında kalan yazı, grafik gibi kısımlarda arka plan transparan olduğu için rahatlıkla okunur kalıyor.

Video kayıt programı olarak açık kaynak kodlu OBS uygulamasını tercih ettik. OBS gerçekten profesyonel ayarda ve pek çok farklı senaryoyu destekleyecek kabiliyette bir screencasting aracı. Benden tam puan aldı diyebilirim. OBS ile farklı “scene” ler tanımlayıp, herbirisine de birden fazla farklı türde “source” ekleyebiliyorsunuz. Bu source’lar bir kamera görüntüsü, bilgisayarınızdaki bir pencere, yada bir imaj veya daha önce çekilmiş başka bir video olabilir. Bu source’ların üzerine, türlerine göre farklı farklı filter’lar tanımlayabiliyorsunuz. Bu filter’lar sayesinde görüntü ve ses üzerinde istediğiniz oynamayı ve iyileştirmeyi yapmanız mümkün.

OBS üzerinden optimum görüntü ve ses elde etmek için kullandığımız bazı ayarları ve değerleri burada paylaşmak istiyorum.

Settings>Output>Recording bölümünde

Recording Format: mp4
Encoder: x264
Rescale output: off
Rate Control: CRF,0,0,ultrafast,None,None

Settings>Audio bölümünde

Sample Rate: 44.1 khz
Desktop Audio Device: <varsa sisteminizdeki gömülü mikrofon>
Mic/Auxiliary Audio Device: <varsa sisteminize bağlı harici mikrofon>

Settings>Video bölümünde

Base (Canvas) Resolution: 1920×1080
Output (Scaled) Resolution: 1920×1080
Downscale Filter: Lanczos
Common FPS Values: 30

Video Capture Device Source üzerinde eklenen filter’lar

Chroma Key
Key Color Type: Green

Scaling/Aspect Ratio
Scale Filtering: Bicubic
Resolution: 1920×1080

Mic/aux source üzerindeki filter’lar

Noise Suppression
Suppression Level: -30 dB

Gain
Gain: 10,20 dB

Ayrıca Settings>Hotkeys bölümünden start/stop recording ve scene switch’leri için hotkey tanımlamak da çekimler sırasında kullanımı oldukça pratik hale getiriyor.

Kamera olarak laptop üzerindeki built-in HD kamerayı kullandım. Ancak harici bir kamera veya webcam kullanacaksanız, yada cep telefonunuzu kamera olarak bilgisayarınıza bağlayacaksanız bir tripod’a ihtiyacınız olacak. Bu noktada çekim sırasında baş hizanıza gelecek bir tripod yüksekliği sizin için ideal olacaktır. Ben çekimler sırasında bir ara android cep telefonunu webcam olarak kullanmaya niyetlendiğim için bir tripod almış bulundum. Bu arada android cep telefonunu webcam olarak bilgisayara tanıtmak için droidcam uygulamasını cep telefonunuza ve bilgisayarınıza kurmanız, ayrıca cep telefonunuz üzerinde de  usb üzerinden kamera olarak erişime izin vermek için “usb debugging” özelliğini açmanız gerekiyor. Beni cep telefonunu webcam olarak kullanmaktan uzaklaştıran bir diğer nokta ise kameranın çekim sırasında belirli bir süre sonra kendiliğinden kapanması oldu. Muhtemelen bu cep telefonunun inaktif kalması ile ilgili idi ve cep telefonu üzerinden bir ayar ile çözülebilirdi, ancak laptop üzerindeki built-in kameranın HD olduğunu gördükten sonra onu kullanmak daha pratik ve kolay geldi.

Mikrofon olarak USB üzerinden bağlanan Trust 20378 modelini tercih ettim. Ses kalitesi gayet güzel. Yalnız Linux üzerinden çalıştırırken biraz zorlandım. Bunun nedeni benim harici mikrofonların, mikrofon ve kulaklık girişi combo olan dizüstü bilgisayar ve Linux (Mint) üzerinde kullanılması ile ilgili deneyim eksikliğim diyebiliriz. Eğer bilgisayarınızdaki audio jack combo ise, yani hem kulaklık hem de mikrofon girişi birlikte ise, bu durumda Trust mikrofonu jack üzerinden değil, kendi USB aparatı ile bilgisayara bağlamanız gerekiyor. İkinci problem noktası ise Linux içerisindeki audio/volume control panelinde sistemdeki bütün mikrofonlar görüntüleniyor ve burada Trust mikrofon sisteme “CM 108 Audio Controller Analog Mono” isimli bir device olarak dahil edilmiş vaziyette. Bunu volume control’de aktif bırakmamız gerekiyor. Yine OBS üzerinde de Settings>Audio bölümünde Mic/Auxiliary Device seçeneğinde de bu şekilde seçili olmalı.

Eğitim içeriği slide ve lab çalışmalarından oluşmuştu. Lab çalışmalarını virtualbox üzerinden çalışan bir Windows 8 guest işletim sisteminde kurulu geliştirme ortamında gerçekleştirip sessiz biçimde OBS ile kaydettim. Daha sonra da bu video’ları OBS üzerinden “video source” olarak tekrar oynatarak üzerine sesli okuma yaptım. Böylece lab çalışmalarının anlatımı çok daha akıcı oldu. Ayrıca lab çalışmalarını çekim öncesi baştan sona implement edip, adımları notlandırdım, çekimler sırasında da bu adımları takip ettim. Böylece lab çalışmalarında beklenmedik hatalar, örnekler arasında birebirleri ile uyumsuz, tutarsız konfigürasyon veya implementasyonlar ortaya çıkmamış oldu. Slide’ları oluşturmak için ise LibreOffice Impress’u kullandım. Slide’ları oluştururken dikkat etmeyip, daha sonra slide’ların teker teker üzerinden geçmemi gerektiren bir husus paper formatını Slide>Page/Slide Properties>Slide PaperFormat bölümünden  “Screen 16:9” şeklinde seçmeyi unutmam oldu. Default Screen 4:3 oranında oluşturduğum slide’ları 1920×1080 çözünürlüğünde kaydettiğim vakit video’unun sağında ve solunda siyah şeritler ortaya çıkınca bu hatamın farkına vardım. Allah’tan page formatı 16:9 olacak biçimde değiştirdiğimde slide’ların içeriğinde çok büyük kaymalar olmadı, birkaç slide’da meydana gelen format problemlerini düzelterek bu sorunu aşmış oldum.

OBS ile çekilen video’ları ham video’lar olarak tanımlayabiliriz. Çünkü bu video’ların başında veya sonunda istemediğimiz kısımlar olabiliyor, yada slide’ları anlatırken hatalar oluyor ve belirli bölümleri tekrar anlatıyoruz veya daha sonra birleştirmek ve tek bir ders yapmak için birkaç ayrı video çekebiliyoruz. Bütün bu ham video’ları işlemek ve yayına hazır hale getirmek için yine açık kaynak kodlu OpenShot video edit programından yararlandım. Amacınız video içerisindeki bazı bölümleri kesmek, video’ları birleştirmek, video’ların başına sonuna imajlar koymak, arka plana ses iliştirmek gibi şeyler ise OpenShot bunları gayet başarılı biçimde yapmamıza imkan veriyor. Video edit sonunda da video’muzu farklı formatlarda export edebiliyoruz.

Export işlemi için benim kullandığım ve OBS’deki çekim kalitesine yakın çıktı aldığım OpenShot ayarları şöyle:

Profile
Width: 1920
Height: 1080
Aspect Ratio: 16:9
Frame Rate: 30.00
Pixel Ratio: 1:1
Progressive: Yes

Export alırken de açılan dialogda Target olarak MP4 (h.264) , Quality olarak da High seçeneklerini seçtiğimizde gayet kaliteli ve sıkıştırılmış bir mp4 çıktısı elde edebildim.

Slide üzerinde konuşurken yapılan çekimde konuşmanın akıcılığını sağlamak için bir prompter kullanmayı düşündüm. Bunun için Internet’te bir arama yaptığımda karşıma TeleKast isimli browser üzerinden çalışan bir teleprompter uygulaması çıktı. Bence oldukça başarılı açık kaynak kodlu bir uygulama. Text editörde metni hazırlıyorsunuz ve teleprompter ile yükleyip oynatmaya başlıyorsunuz. Metnin akışını hızlandırmanız veya yavaşlatmanız, durdurmanız, font büyüklüğünü artırmanız veya azaltmanız mümkün. Teleprompter penceresinin büyüklüğünü ve pozisyonunu da ayarlayabiliyorsunuz. Bütün bunlar iyiydi ama deneme çekimleri sırasında slide’ları oynatırken bir yandan da teleprompter’dan akan bir metni takip etmek, iki tarafı senkronize götürmek hiç kolay değildi. Ayrıca slide’lar ile bu metin arasında bir ilişkilendirme yapılması ve iki tarafın birbiri ile uyumlu ve güncel tutulması gerekiyordu. Bu durumda arayışımı slide’ların kendi içindeki notlar bölümüne kaydırdım. Her bir slide gösterimi sırasında okuyacağım metni o slide’a ait notes bölümüne yazdım ve slide içerisinde animasyonları tetikleme anlarını da yine bu notların arasında kendimce belirlediğim bir karakter dizisi ile işaretledim. Slide Show’a geçtiğimde LibreOffice, dual screen ile çalıştığım için sorunsuz biçimde bir ekranda slide show’u oynattı, diğer ekranda da hem o slide’ın ufak halini, yanında da not bölümünü gösterdi. Notes kısmında metin üzerine uygulanan herhangi bir text formatının ekranda göz ardı edilmesi, satır aralıklarının dikkate alınmaması LibreOffice tarafı için sorunlu noktalar olsa da, bunlar bir showstopper değildi.

Çekimlerin tamamlanması ile birlikte eğitimin Udemy üzerinden yayınlanması aşamasına geçtik. Aslında herhangi bir eğitim içeriğini hazırlamaya başlamadan evvel bu eğitimi yayınlayacağınız online platforma girip eğitim içeriğini hazırlarken dikkat etmeniz veye uymanız gereken kurallar ve ayarları, oluşturacağınız eğitimin sahip olması gereken yapıyı vs. etraflıca incelemeniz çok çok önemli. Bende aslında sürece bu şekilde başladım ve Udemy’de yayınlanan eğitimlerin yapısını vs öğrendikten sonra eğitim içeriğini oluşturmaya ve ardından da çekimlere giriştim. Çekimlere başlamadan evvel kayıt ortamında oluşturduğunuz test videolarını da kalite kontrol için sisteme upload etmeniz gerekli.

Eğitim içeriği bölümlerden, her bir bölüm de derslerden oluşuyor. Ayrıca her bir derse yardımcı kaynak ve harici linkler vs de ekleyebiliyorsunuz. Eğitime ait bir kapak resmi ve tanıtım/promosyon videosu da hazırlamanız gerekiyor. Kapak resminde logolar haricinde metin kullanmanız istenmiyor, çünkü kapak sayfasında salt görsel elemanlar barındıran, metin içermeyen eğitimlerin %10 daha fazla satış yaptığı tespit edilmiş. %10 bizim için çok büyük bir oran gibi durmasa da Udemy gibi devasa bir platform için çok büyük bir oran olduğu kesin.

Udemy’de eğitim yayınlamak için öncelikle bir eğitmen profili oluşturmanız ve bunu verify etmeniz gerekiyor. Doğrulama süreci eğitimi oluşturup, içeriğini upload ettikten sonra da yapılabiliyor, ancak eğitimi bu aşamadan evvel yayınlamanız mümkün değil. Son olarak da eğitim içeriğini tam olarak oluşturduğunuzu düşünüyorsanız, ön izleme sürecini başlatıyorsunuz. Bu süreçte eğitim içeriği ile ilgili Udemy content ekibinden herhangi bir olumsuz geri dönüş olmaz ise eğitiminiz artık yayına giriyor.

Online eğitim hazırlama ve yayınlama süreci ile ilgili daha pek çok nokta ve detay üzerinde konuşulabilir, ancak sanırım bu başlıklar bu süreç içerisindeki en temel adımlar ve sürecin de büyük bir bölümünü çevreliyorlar. Online eğitim hazırlamak isteyenler için umarım buradaki tespitler işe yarar. En azından ileride yeni eğitimler hazırlarken benim işime yarayacağı kesin 🙂

 

 

İnternet ve 25 Yıl

Türkiye’de İnternet bağlantısı ilk olarak 12 Nisan 1993 yılında ODTÜ ve Tübitak’ın birlikte yürüttüğü bir proje ile sağlanıyor. Yani İnternet ile tam 25 yıl geçmiş. Ben de bu 25 yılın neredeyse 24 yılına bir Internet kullanıcısı olarak şahitlik ettim. İnternet ile ilk tanışmam Eylül-Ekim 1994’e dayanır. ODTÜ’ye geldiğim ilk yıl 1. ve 2. yurtlardaki bilgisayar lablarında İnternet’te surf yapmaya başlamıştım. Dolayısı ile Türkiye’deki İnternet kullanıcılarından ilk birkaç bini arasındayım diyebilirim.

O yıllar aslında dünyada da İnternet’in hemen hemen emekleme yıllarıydı diyebiliriz. Lablardaki PC’lerde Mosaic ve Netscape browser’lar (Mosaic Browser daha sonra ortadan kalktı, Netscape’in ise 1.0 sürümü ile çalıştım :-)) ile İnternet’e bağlanır ve elimizde daha önceden bir yerlerden elde ettiğimiz web adreslerine girmeye çalışırdık. Tabi birde UNIX hesaplardan text tabanlı çalışan lynx browser’ı da unutmamak lazım. İnternet siteleri sayıca o kadar azdı ki,bazı sitelerde çeşitli konularla ilgili web adreslerinin listesi olurdu, yada bu listeleri kağıt kalemle biz kendimiz yapardık. O ilk birkaç yıl içinde web sayfaları yapmaya başladığımızda çoğumuzun “my favourite links” şeklinde bu siteleri listelediğimiz bölümleri mutlaka olmuştur. Web sitelerini kataloglama fikri şimdi ne kadar saçma gelse de Yahoo’nun bile 1994’deki ilk çıkışında bunun olduğunu düşünürsek o zamanlar için bilgiyi indeksleme yaklaşımı hiç de saçma bir fikir sayılmazdı.

Tarayıcıların o zamanki kabiliyetleri de çok sınırlı idi, sitelerinde çoğu metin ve biraz da resim içerikli idi, ses veya video hiç yoktu. Hatta tarayıcılar belirli bir büyüklüğün üstündeki resimleri HTML sayfanın içerisinde gömülü biçimde açamaz, ayrı bir pencerede açarlardı. O zamanlar Bilkent Üniversitesi’nin sunucusu üzerindeki Cindy Crawford ve Claudia Schiffer resimlerini açmak için ne uğraşlar vermişizdir 🙂 Şu anda sadece Youtube üzerinden anlık olarak yayımlanan video miktarını düşününce o zamanlar İnternet üzerindeki verinin miktarı bizler için kavranabilir, bir şekilde en azından sınırları çizilebilir veya hakim olunabilir geliyordu. Bugün için ne absürd bir düşünce.

Internet’de World Wide Web’in dominantlık kazanmasından evvel Gopher isimli bir protokol vardı. Gopher sunucular İnternet üzerindeki dosya ve sayfaları hiyerarşik biçimde listelerlerdi. WWW tarafındaki arama motorlarından önce bu gopher sunucuları üzerinde Veronica ile arama da yaptığımızı hatırlıyorum. Gopher’a çoğunlukla UNIX hesaplarımızdan bağlanırdık. O zamanlar içeriğin büyük kısmı metin olduğu için bu çok da sorun olmazdı.

O zamanlar ODTÜ’ye başlayan bütün öğrencilere hazırlıktan sonra birinci sınıfa başladıklarında ODTÜ Bilgi İşlem’den bir UNIX hesap verilirdi. Narwhal isimli bir sunucuya bağlanırdık. Bu hesapların ismi de o zamanlar narwhal account’u olarak bilinirdi. Narwhal daha sonra öğrencilerin erişimine kapanıp, yerine Orca gelmişti. Yurt odamdaki 4. sınıflardan birisinin narwhal account’u ile hazırlıktan itibaren UNIX sistemlere bağlanmaya ve İnternet’e erişmeye başlamıştım. Bu arkadaş biraz hacker diye tabir edilebilecek birisiydi ve yanılmıyorsam CERN veya buna benzer bilimsel bir organizasyona yetkisiz erişimde bulunmaya çalıştığı için oralardan da kendisine küçük bir uyarı yazısı gelmişti. O arkadaşın hesabı ile yurt lablarında İnternet’e bağlanırken, arada sırada kapıdan içeri Jandarma girecek ve ensemizde bitecek diye tedirgin de olmuyor değildim 🙂

İstanbul Küçükçekmece Lisesi’nden bir arkadaşım da o yıl Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde sanırım Bilgisayar Bilimleri gibi bir bölümü kazanmıştı. Yaz tatilinde onunla bir araya geldiğimizde bana Tan Deniz Sarıhan’ın Herkes İçin İnternet kitabını gösterdi. Sanırım bu Türkiye’deki İnternet ile ilgili ilk kitaplardandır. Hemen Bayezit Meydanı’na gidip bir tane de ben edinmiş ve tatil’de baştan sona okuyup, ilginç bulduğum adreslerden notlar almıştım. Ancak kitabın yazarına daha sonra e-posta ile bir konu hakkında soru sorduğumda, kendisinden elektronik ortamda soru sorma adabı ile ilgili gayet sert ve kırıcı içerikli bir cevap alınca kendisine karşı pek de iyi duygular beslediğimi söyleyemem.

Geçen hafta kızımın okulunda bilişim teknolojileri dersinin öğretmeninin kapısında böyle bir afiş dikkatimi çekti. Malesef çocukların gözünde İnternet’i emniyetsiz, tehlikeli ve karanlık bir yer şeklinde gösteren, İnternet’e bağlanırken iki kere düşündürten bu tür yaklaşımlar gelecek nesillerin bu dünyanın nimetlerinden, kendilerine sunduğu ve sunacağı fırsatlardan yararlanmalarını zorlaştırır, onların zihinlerinde gerçek potansiyellerini açığa çıkarmaları noktasında engeller yaratır diye düşünüyorum.

İnternet ve bilgisayarlar benim için ilk andan itibaren bir alışkanlık, tutku halini almıştı. Hazırlık sona erip proficiency sınavına girince mecburen İstanbul’a, eve dönmüş ve lablardan uzak kalmıştım. Ancak proficiency sınav sonucunu öğrenme bahanesi ile Doğu Expresi’ne atlayıp Ankara’ya gelmeyi planladım. Aslında proficiency’yi rahat rahat geçtiğimden emindim, ama asıl niyetim yaz okulu boyunca da açık olan 1. veya 2. yurt labında biraz olsun İnternet’e girip surf yapabilmekti. Yanıma bilgisayar, unix ve www siteleri ile ilgili birkaç notumu ve 1.44 inçlik disketimi de alıp trene atladım. Ancak Eskişehir yakınlarında bulunduğumuz kompartmanda bir adam arıza(!) çıkardı, bende bundan biraz nasibimi aldım, kaşım açıldı, Eskişehir’de tedavimi olduktan sonra otobüs ile Ankara’ya ulaştım, ODTÜye geçtim, yine de birkaç saatliğine yurt labına uğradım.Tabi hemen bak İnternet/sosyal medya bağımlılığı ne kötü birşey, adamın başına böyle işler açıyor, o yüzdeen de Yeşilay bünyesinde içki, sigara, uyuşturucu ile mücadelenin yanında birde sosyal medya bağımlılığına karşıda bizi uyarıyorlar, ne de güzel yapıyorlar demeyelim lütfen. Malesef İnternet’i veya teknolojiyi özü itibari ile kötü olan şeylerle aynı cümle içinde anmak malesef vahim bir durum. Umarım bu sakat yaklaşımdan bir an evvel uzaklaşılır.

İnternet ile geçen bu 25 yılda paylaşılacak daha ne çok anı ve hikaye vardır. İlk arama motorları, dial up bağlantılar, web siteleri oluşturmalar vs. Benim için 94-95’de İnternet’li ilk yıllar işte böyleydi. Artık yapay zeka, artırılmış gerçeklik vs konuları, her yerden, her türlü cihaz ile bağlanabilme ve ucu bucağı olmayan bir depolama ve veri işleme kapasitesi ile çok farklı dünyalara yelken açıyoruz.

Bütün bu 25 yıl içerisinde Türkiye genelinde İnternet ile özdeşleşen pek çok isim olmuştur. Ancak ben bunlardan kısa zaman önce vefat eden Mustafa Akgül hoca’yı anmadan geçemeyeceğim. Akgül hoca, Türkiye’de İnternet’in kullanıma geçmesine öncülük etmiş kişlerden birisiydi, İnternet’in yaygınlaşması ve özgürce kullanılabilmesi için de kendi çapında elinden geldiği kadar üretmeye çalıştı. Gazetelerde, dergilerde yazdı, dokümanlar, kılavuzlar hazırladı, konferanslar, etkinlikler düzenledi. Arı gibi çalışkan bir insandı. Gördüğüm kadarı ile oldukça da mütevazi biriydi. Kendisini rahmetle ve saygı ile anıyorum, umarım bizlerde en az onun kadar Türkiye’deki bilişim ve İnternet dünyasına katkıda bulunabiliriz.

Bir sonraki 25. yılda da görüşmek dileğiyle…

One Minute Sayın Bakanım

 

One Minute Sayın Bakanım

 

Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım webstar ödül töreninde Youtube yasağı hakkında konuştu. Keşke konuşmasaydı. Daha bir sene öncesinde bu yasağın artık amacını aştığını belirten kendisiydi. Ancak bu törende yaptığı konuşmada ise Youtube yasağını eleştirenleri yaygaracılıkla suçladı. Konuşmasını hamasi cümlelerle süsleyen bakanın sözlerini “daha da bu konuyla ilgili konuşmam…” diyerek tamamlaması, Erdoğan’ın Davos çıkışının etkisinden hala kurtulamadığını gösteriyordu. “Başbakan İsrail devlet başkanına fırça kaydı, bende hiç olmazsa Youtube’un sahibi Google’ı bir paylayayım” der gibiydi. Konuşmasında bir yer vardı ki, bakanın sözleri teknoloji karşısında delik deşik olan youtube yasağının da geldiği durumun güzel bir özetiydi. Irak işgali sırasında tezkerenin reddedilmesini anımsatan bakan, bu nedenle ABD’nin de işgal için Türkiye yerine başka bir yol kullandığını söyledi. Tam da şu andaki Youtube yasağının durumu gibi. İnternet kullanıcıları da değişik yolları kullanarak Youtube’a erişmeye devam ediyorlar. Yani onlarda, Türkiye’yi bypass eden ABD gibi, kendilerine izin vermeyen Türk Telekom’u bir biçimde bypass ederek yollarına devam ediyorlar.

Sayın bakan son konuşmasında değil en büyük kuruluş, süper devlet olsa dinlemem dedi. Ancak daha birkaç hafta önce İstanbul’da IMF toplantılarının düzenlendiği salondaki bilgisayarların Youtube’a erişmelerine izin vererek hepimize bu ne perhiz bu ne lahana turşusu dedirtmişti. Hükümet yasağı uygulatmak, Türk kanunları tarafından suç sayılan mayertali ana server’dan kaldırtmak için Google’ı kendine uydurmaya çalışacağına şimdiye kadar, vatandaşın bilgiye ulaşma hakkını toptan gasp eden, kurunun yanında yaşı da yakan siteye tümden erişimi engelleme şeklindeki cezalandırma yöntemine, güncel teknolojiye uygun bir çözüm bulmak için kolları sıvamış olsaydı uluslararası platformlarda bizi utandıran bu yasaktan çoktan kurtulmuş olurduk.

Teknolojiye uygun bir çözüm…Nasıl mı? Hemen aklıma gelen bir çözüm, uygulama düzeyinde filtreleme yöntemiyle ülke çıkışında tüm youtube erişimlerinin denetlenmesi ve sadece yasaklı videolara erişimin engellenmesi. Youtube, eklenen her videoya kimlik numarasına benzeyen bir numara atıyor. Örneğin http://www.youtube.com/watch?v=ji5_MqicxSo videosu. Buradaki “ji5_MqicxSo” bu videoyu Youtube’daki diğer bütün numaralardan ayıran bir bilgidir. Biz de herbir videoya bu kimlik numaralarını kullanarak erişiyoruz. İşte Türk Telekom üzerindeki ana çıkış noktalarında sadece yasaklı videolara erişimi bu kimlik numaralarından yola çıkarak engelleyen bir sistem teorik olarak geliştirilebilir. Eğer böyle bir sistem pratik olarak Türk Telekom tarafında hayata geçirilemeyecek ise, Google ile işbirliğine giderek Youtube’un ana server’ında bu yasaklı videolara Türkiye’den erişimlerin engellenmesi de sağlanabilir. Evet, istenirse İnternet üzerindeki zararlı ve yasak içeriğin önlenmesi için İnternet kullanıcılarını mağdur etmeyen akılcı bir çözüm bulmak çok kolaydır. Ancak İnternet’in ortaya çıkardığı her alandaki dönüşüm ve yeniden yapılanmayı göz ardı ederek, dünkü kurallar, yönetmelikler ve hükümlerle bu probleme çözüm bulmak artık mümkün değildir.

Umarım sayın bakanın konuşmasını başbakanımız duymazlar. Aksi halde kendisinin de Sağlık Bakanı’nın domuz gribi aşısından dolayı yediği fırçanın benzerini Youtube yasağını savunmasından ötürü yemesinden korkuyorum. Çünkü bu sene başında bir seyahati sırasında youtube için “Kapalı, erişemiyoruz.” diyenlere, “Ben giriyorum, siz de girin.” şeklinde yanıt veren ve Youtube’un izlenmesini teşvik eden bir başbakanın, Binali Yıldırım’ın kafasını kuma gömen deve kuşunu andıran konuşmasına aferin diyeceğini sanmıyorum.

Not: Bu yazı ilk olarak 8 Kasım 2009 tarihinde www.skyturk.net haber sitesinde yayımlanmıştır.

 

Beyaz Saray’ın Yeni Siber Güvenlik Stratejisi

Beyaz Saray’ın Yeni Siber
Güvenlik Stratejisi

 

Başlagıçta sadece Amerika’daki askeri ve akademik çevreleri bir araya getirmesi düşünülen İnternet bugün insanlık için vazgeçilmez bir konuma gelmiştir. Artık global bir bilgi ve iletişim altyapısı olan siberalem, modern toplumun hemen her alanında hayati bir rol oynuyor. Şehirlerin elektrik, ısıtma, su vb hayati ihtiyaçlarının karşılanmasından, eğitim, sağlık ve ülke ekonomisine kadar her alanda İnternet ile iç içe geçen bir yaşam söz konusudur. 11 Eylül ile hiç ummadığı bir darbe yiyen Amerika benzer bir yıkımın bundan sonra yalnız gerçek dünya üzerinden değil, siberalemden de gelebileceğini hesaba katarak ulusal bir siber güvenlik stratejisi oluşturmak için kolları sıvadı.

Barack Obama yeni dönemde siberalem güvenliğini ulusal öncelikli konular arasına alan bir politikayı uygulamaya koydu. Süreç içerisinde öncelikle mevcut durumu inceleyen ve oluşturulacak strateji için yol haritası ortaya koyan bir rapor geçen aylarda Beyaz Saray tarafından yayımlandı. Rapor siberalemin daha güvenli bir alan haline getirilmesi için teknolojik çalışmaların hızlandırılmasının yanı sıra mevcut politikalarda ve kanunlarda değişikliklere gidilmesini, Amerikan halkının siberalemdeki güvenlik tehtidlerine karşı daha bilinçli ve duyarlı hale getirilmesini, kamu ve özel sektörün işbirliğini öngörüyor. Siberalemin Amerikan halkı için daha güvenli ve emin bir alan haline getirilmesi için hükümetin sivil toplum kuruluşları, akademik çevreler ve endüstri ile birlikte hareket etmesine önem veriliyor.

Beyaz Saray’ın hazırlamış olduğu rapora göre, Amerikanın dijital altyapısının büyük bir kısmı İnternet üzerine bina edilmiştir ve malesef İnternet’de merkezi bir hükümetin arzu ettiği düzeyde güvenli ve kontrol edilebilir bir ortam sunmamaktadır. Aslında İnternet nükleer savaş ve yıkım sonunda bile devre dışı kalmayacak bir mimari üzerine bina edilmek istenmiştir. İrili ufaklı pek çok iletişim ağının bir araya gelmesi, verinin bu ağlar arasında bir uçtan diğer uca, değişik kanallar üzerinden aktarılabilmesi hedeflenmiştir. Bilgisayarların bu ağlara bağlanması ve kullanıcıların güvenliği katı bir politikaya tabi tutulmamıştır. Sonuç olarak da tek bir noktadan kontrol edilemeyen ve yönlendirilemeyen, bağlı kullanıcılarının denetlenmesi ve kimliklerinin tespitinde pek çok zorluk içeren dev bir bilgi ve iletişim ağı ortaya çıkmıştır.

Her geçen gün değişik bilgi ve iletişim ağlarının, telekom, tv gibi altyapıların İnternet ile iç içe geçmesi sonucu genişleyen ve çeşitlenen siberalem, bilgisayar korsanlarının iletişim kanallarına, elektrik, su gibi yaşamsal hizmetler sunan altyapıların yönetimine, finans ağlarına yönelik saldırıları için çok daha fazla olanak sunmaktadır. Hali hazırda bile yüzlerce milyon doların ve hayati öneme sahip gizli bilgilerin bu ağ üzerinden yütürülmesi ile sonuçlanan, gündelik yaşam ve ekonomi için kritik öneme sahip altyapı hizmetlerinin kesintiye uğramasına neden olan sabotajlar söz konusu olmuştur. Rapora göre mevcut çalışmalar, siberalemdeki güvenlik açıklarını ve hergün sürekli gelişen dijital servislerle ortaya çıkan yeni güvenlik ihtiyaçlarını tespit etmek ve bunlara önlem almak için yetersiz kalmaktadır.

Oluşturulacak güvenlik politikası ile, siberalem güvenliğinin sağlanması, bu devasa bilgi ve iletişim ağına yönelik tehtidlerin azaltılması, mevcut iletişim altyapılarındaki kırılganlıkların giderilmesi, uluslararası alanda diğer ülkelerle, kurum ve kuruluşlarla yakın iş birliği, hukuk, diplomasi alanlarında ve askeri konularda yeni düzenlemeler yapılması hedeflenmektedir. Siberalemin daha güvenli ve emniyetli bir hale getirilmesi için atılacak adımların aynı zamanda bireylerin yaratıcılıklarına, sosyal özgürlüklerine, ekonomik zenginliğe ve serbest ticarete de zarar vermemesi gerekiyor. Beyaz Saray’ın hazırladığı raporun orjinaline buradan erişebilirsiniz.

Not: Bu yazı ilk olarak 1 Kasım 2009 tarihinde www.skyturk.net haber sitesinde yayımlanmıştır.

 

Korsana hayır ama…

Korsana hayır ama…

 

Bir kitapçıdan satın aldığımız ve çok beğendiğimiz bir romanı arkadaşımızın okuması için ona bir süreliğine ödünç veririz. Yada eskimiş, artık okumadığımız, kullanmadığımız kitaplarımız, dinlemediğimiz plaklarımız, seyretmediğimiz video kasetlerimiz varsa bunları bit pazarlarında, sahaflarda uygun fiyata elimizden çıkarırız. Bit pazarlarının, sahafların müdavimleri de merak ettikleri, ilgilendikleri konularla ilgili kullanılmış eserleri tezgahlarda gördüklerinde kendilerince uygun bir fiyata ikinci el olarak satın alırlar.

Peki İnternet üzerinden satın aldığımız kitaplarımızı, müzikleri ve videoları sevdiklerimizle paylaşmak istersek ne yaparız? Yada artık işimize yaramadığını, ihtiyaç duymadığımızı düşündüğümüz elektronik kitapları, dinlemediğimiz mp3leri, seyretmediğimiz dvdleri ikinci el olarak satmak istesek ne olur?

Bugünkü telif hakları savunucularına, özellikle de müzik yapımcılarına ve yayıncılara göre sanal alemde satın alınmış dijital formattaki ürünlerin kopyalanması, İnternet üzerinde başkaları ile paylaşılması yasadışı olarak nitelendiriliyor. Yakın bir gelecekte bugün basılı olarak yayımlanan pek çok eserin sadece elektronik hallerini satın alabileceğiz, müzik marketlere giderek satın aldığımız cdler muhtemelen ortadan kalkacak, hayranı olduğumuz müzisyenlerin son albümlerini kendi sitelerinden satın alarak, iPhone’umuza indirip dinleyeceğiz, yada vizyona giren en son filmlerin dvd’sini sipariş vermek yerine İnternet’e doğrudan bağlı televizyonumuzdan doğrudan seyredeceğiz. Para vererek satın aldığımız bütün bu dijital formattaki ürünleri arkadaşlarımızla, sevgilimizle paylaşmak istersek, onlara bu kitapların, mp3lerin ve videoların bir kopyasını göndermemiz yasak mı olacak? Parasını vererek satın aldığımız bir e-kitabı artık elimizde bulundurmak istemiyorsak sanal alemdeki sahaflarda uygun fiyata ikinci el olarak satmak istediğimizde korsan olarak mı nitelendirileceğiz?

İnternet’in gelişmesi ve yaygınlaşması ile her geçen gün yaşamımızdaki hemen herşey yeniden şekilleniyor. Eğlenceden, eğitime, yeni iş yapma biçimleri ortaya çıkıyor, pek çok alanda eski düzenler, alışkanlıklar, iş yapma biçimleri ve ilişkiler yıkılıyor, yerlerine güncel teknolojiye, değişime uygun yenileri geçiyor. Nasıl ki, matbaanın icadı ile el yazmacılarının, motorlu taşıtların ortaya çıkması ile at arabacılarının, hamalların devirleri sona erdiyse, İnternet’in yaygınlaşması, daha da hızlanması, iletişim ve eğlence araçlarının birbirleri ile daha çok iç içe geçmesi ve bunların İnternet merkezli sistemler olması sonucunda dün var olan pek çok kurum ve kuruluş eğer kendilerini yenileyemez, çağa ayak uyduramaz ise akıbetlerinin dünün el yazmacıları, at atabacıları ve hamalları ile aynı olacağından kimsenin şüphesi olmasın.

Not: Bu yazı ilk olarak 18 Ekim 2009 tarihinde www.skyturk.net haber sitesinde yayımlanmıştır.

 

Matbaanın Sonu Mu Geliyor?

Matbaanın Sonu Mu Geliyor?

 

Matbaanın Osmanlı’ya 300 yıl sonra gecikmeli olarak gelmesinin başlıca nedenlerinden biri olarak el yazmaları ile geçinen hattatların işlerini kaybetme korkusu ile bu yeniliğe şiddetle karşı çıkmaları söylenir. Gerçekten de matbaa ile birlikte el yazması eserler zaman içerisinde tarih sahnesinden kaybolup gitmiştir.

1700′lerin başında İbrahim Müteferrika’nin matbaayı Osmanlı topraklarına getirmesine tanık olanlar farkında olmadan nasıl o an için tarihsel bir dönüşümün içinde yer almışlar ise, sanırım bizde bugün benzer bir tarihsel dönüşümü gün be gün yaşıyoruz.

Bundan yaklaşık üç yıl önce Amerikan Yazarlar Birliği ve bir grup yayıncı Google’ın kitap projesine karşı, bizde matbaanın gelişine karşı ayaklananlar gibi “İstemezüüük!!!” haykırışları ile bir dava açmışlardı. Ancak bir kaç ay önce taraflar anlaşma yolunu seçtiler. Bu açıkçası Google’ın kitap projesinin önünü açan bir sonuç oldu. Bu anlaşma ile online olarak erişilebilecek, üzerinde arama yapılabilecek veya satın alınabilecek kitapların sayısı hızla artacak. Halihazırda Google kitap projesi ile yaklaşık yedi milyon kitabın tam metni üzerinde arama yapılabiliyordu.

Bundan böyle baskısı tükenmiş kitapların pek çoğuna elektronik ortamda erişmek, dünyanın önde gelen üniversitelerinin kütüphanelerindeki paha biçilemez değerdeki kitapları okumak, satın alınabilir durumdaki kitaplar hakkında bilgi alabilmek, kitapları elektronik ortamada satın alarak okuyabilmek mümkün olacak.

Bilginin yazılı ortamdan elektronik ortama taşınması, online biçimde her an ve her yerden erişilebilir kılınması yönünde önüne geçilemez değişimlerden biri olan bu proje belki de yayıncıların kitap basma ve yayınlama biçimlerini kökten değiştirmelerine neden olacak açılımları da beraberinde getirecek. Şu an için bütün bu kitaplar uzmanlar tarafından taranıp elektronik ortama aktarılıyor ve içerikleri dijital kullanıcılar tarafından erişilebilir hale getiriliyor. Ancak önümüzdeki dönemde pek çok yayınevi ve yazar ürünlerini dijital ortamla daha uyumlu biçimde sunacak. 2020 yılına kadar dünya üzerinde elektronik ortamdaki bilginin, kağıt üzerindeki bilgiye kıyasla iki kat daha fazla olacağı tahmin ediliyor.

Bütün bu dönüşümler bilginin ana toplanma, depolanma ve erişim merkezi olan kütüphaneler içinde radikal değişimler demek olacak. Günümüz kütüphanecileri kütüphanelere olan ilginin sürekli olarak azaldığından, gençlerin kütüphanelere yeterli ilgiyi göstermemelerinden yakınıyorlar. Bilginin elektronik ortamdaki erişim hızının kütüphanelerde mevcut olmaması burada en önemli dezavantaj olarak görülüyor. Araştırmalar insanların artık bir kitabı başından sonuna kadar okumak yerine sadece ihtiyaç duydukları bilgiyi sunan kısımlarını okuduklarını, kütüphanelerin yüksek ve uzun rafları arasında saatlerini geçirmeyi tercih etmediklerini ortaya koyuyor. Basılı kitabın geleceği ile kütüphanelerin geleceğini aynı kader çizgisinde görenlerin sayısı gün geçtikçe artıyor. Kütüphanelerin salt bilgi edinme merkezi olmaktan çıkarılıp, aynı zamanda sosyal ve kültürel etkileşim alanları olarak dönüştürülmesi tartışılıyor.

Sonuç olarak, insanlık tarihinde periyodik olarak beliren dev teknoloji dalgalarından birisi daha üzerimize doğru hızlanarak geliyor. Bu dev dalgalar geçmişte olduğu gibi günümüzde de kurumları, iş yapma şekillerini, ekonomik dengeleri ve güçleri değiştirecek, bir kısmını yerle bir edecek, bir kısmını dönüştürecek, bunların dışında pek çok yeniliği ve alışkanlığı da günlük yaşantımıza dahil edecek gibi gözüküyor.

Not: Bu yazı ilk olarak 12 Ekim 2009 tarihinde www.skyturk.net haber sitesinde yayımlanmıştır.

On emir, floppy diskete yazılsaydı ne olurdu?

Hz. Musa On Emir’i Floppy
Diskete Yazmış Olsaydı Ne
Olurdu?*

 

Muhtemelen “On Emir” ilk hali ile bugün erişilemez veya okunamaz olurdu. Çünkü daha on yıl öncesine kadar bilgisayar sistemlerinde mevcut olan disket sürücüler bugün artık yok. Floppy disketlerde mazi oldu. Floppy disketlerdeki verilerimizi başka ortamlara aktarmadıysak büyük bir ihtimalle onların pek çoğuna artık erişemiyoruz. On yıl önce daha yeni yaygınlaşmaya başlayan cd-rom ve cd okuyucuların ömürleri hakkında aramızda tahmin yapabilecek olan var mıdır? Peki bütün o cd-rom’lardaki resim, müzik, yazı ve benzeri içeriklerimize bundan 100 yıl sonra ne olacak? Bugünün popüler programları ile oluşturulmuş bu dosyaların on veya yirmi yıl sonra aynı rahatlıkta açılabileceğini kaçımız garanti edebilir? Örneğin 90lı yılların başına kadar ofis ortamlarında fırtınalar estiren WordStar programını bugün kaçımız biliyoruz? Dahası WordStar ile oluşturulmuş dosyaları bugünün popüler programları ile açabilir miyiz? Sanırım kolay olmasa gerek.

Teknoloji zamana yeniliyor

Bunların yanı sıra bütün o müzik, resim ve yazı dosyalarımızı sakladığımız cd-rom, dvd, sabit disk, usb bellek gibi veri saklama ortamlarının dayanıklılıklarını, yaşam ömürlerini düşündünüz mü? Örneğin, dosyalarınızı sakladığınız cdnizin üzeri çizilirse, uygun olmayan ortamda bir süre kalırsa muhtemelen bu dosyalarınıza tekrar erişmeniz mümkün olmayacak. Bütün bu veri saklama ortamlarının belirli bir ömürü vardır ve malesef pek çoğu önümüzdeki beş on yıl yıl içerisinde bozulacaktır. Eğer dosyalarınınızın başka bir ortamda yedeği yoksa bunlara tamamen elveda demeniz işten bile değildir. Bir kere yedek almanın yanında, sürekli olarak bir ortamdan diğerine yedeklerinizi aktarmanız gerekecektir.Aksi takdirde birinci doğum gününde çekilen fotoğraf ve videolarını pek çok bebeğin daha ilkokul çağına gelmeden görememesi büyük bir ihtimaldir.

Sümer tabletleri daha sağlam

Dijital ortamda saklanan verilerin sizin için önem derecesine göre mutlaka fiziksel ortamda da bir kopyasının olması şarttır. O güzel doğum günü resimlerini üşenmeyip fotoğrafçınızda tab ettirmeniz sizin bundan birçak yıl sonra çok üzülmenizi engelleyecektir. Oysa kağıt ve diğer fiziksel ortamdaki metinler, resimler yüzyıllar sonra bile elimize ulaşabilmektedir. Eski Mısır’ın hiyeroglifleri, Sümer’lerin tabletleri binlerce yıl boyunca bozulmadan orjinal halleri ile günümüze ulaşabilmiştir. Oysa bu devirlerde floppy diskletler, cd ve dvd’ler kullanılıyor olsaydı aynı metinlerin elimizde olmayacağı kesindi.

* Yazının başlığı New York Times’ın blog sitesinde 26.03.2009 tarihinde yazılmış bir makaleden esinlenilmiştir.

Not: Bu yazı ilk olarak 03 Ekim 2009 tarihinde www.skyturk.net haber sitesinde yayımlanmıştır.

 

Digital Irgatlık

Düpedüz Siber Irgatlık Bu!

 

İnsanlar yüzyıllar boyunca para yahut üründen belirli bir pay karşılığı veya sadece karın tokluğuna toprak sahiplerinin tarlalarında, bağ ve bahçelerinde çalışmışlardı. Bu kimselerin kendilerine ait işleyecekleri, ekip biçecekleri bir toprak parçaları yoktu. Yaşamak için başkaları ile bir araya gelmek, bir toprak sahibinin idaresi altında onun malının bereketi için çalışmak zorundaydılar. Aslında bu hal şu anda bile dünyanın pek çok yerinde devam etmektedir.

Zaman, mekan değişse, teknoloji alıp başını gitse, eğitim düzeyi çok daha iyi olsa bile insanlığın temel yaşama örüntülerinde pek büyük bir değişiklik olmuyor. Dün karın tokluğuna, az bir para için toprak sahiplerine hizmet eden, onların servetlerine servet katmaları için çalışıp didinen insanlar, bugün de benzer bir şekilde sanal ortamda bu tür bir yaşantı içine girmiştir.

Youtube, Facebook, Twitter gibi sosyal paylaşım siteleri, Kariyer Net, Experts Exchange, gibi e-ticaret siteleri, diğer pek çok forum ve bloglar bugünkü toprak sahiplerinin tarlaları gibidir. Bu tarlaları ekip, biçenler ise bu tür sitelerin etrafındaki kullanıcı gruplarıdır. Bu kullanıcıların yazıları, resim, video, fikir ve düşünce paylaşımları, tartışmaları sanal tarlalarda ekip biçilen ürünlerdir. Bütün bu içerik ve katkıyı ya çok cüzi bir ücret ya da hiç bir ücret talep etmeden ortaya koymaktadırlar. Kişisel tatmin, kendini ifade edebilme, sesini geniş kitlelere duyurabilme imkanı onlara yeterli gelmektedir.

Ancak bu tür siteleri kuranlar ve işletenler ise dünün tarla sahipleri gibi hasılatı kaldırmaktadırlar. Aslında kurdukları siteler etrafında biriken o büyük sanal kitle, onların o kendi başına çok küçük, önemsiz, değersiz gibi görünen ama bir araya geldiğinde milyar dolarlar eden katkıları, paylaşımları sayesindedir bu büyük hasat.

Bugün sanal ortamdan bu tür servet birikimleri doğmasına neden olarak Web 2.0 teknolojileri gösterilmektedir. Bazılarına göre Web 2.0 sadece Internet üzerinde kullanılan teknolojilerde bir değişiklik olmayıp, sanal alemin her açıdan kabuk değiştirmesidir. Her ne kadar teknolojinin o devasa değişim dalgaları toplumların yaşantısını kapsamlı biçimde değiştirmeye devam etsede, insanoğlunun hayata dair bazı temel kavrayışları, hayatta varolma biçimi, bu tür değişimlerden pek etkilenmeden nesiller boyu benzer şekilde sürüp gideceğe benziyor.

Not: Bu yazı ilk olarak 29 Eylül 2009 tarihinde www.skyturk.net haber sitesinde yayımlanmıştır.